I AM LEGEND

On those cloudy days, Robert Neville was never sure when sunset came, and sometimes they were in the streets before he could get back.

2 Eylül 2015 Çarşamba

TOP TEN: Küçük Başyapıtlar


1-En Son Kale/ Jack Vance
2-Küçük Prens/ Antoine de Saint Exupery
3-Kâğıt Ev/ Carlos Maria Dominguez

4-Zaman Makinesi/ H.G.Wells
5-Dönüşüm/ Franz Kafka
6-Satranç/ Stefan Zweig

7-Beyaz Geceler/F.M. Dostoyevski
8-Yaban Kızlar/ Ursula K. Le Guin
9-Roverandom/ J.R.R. Tolkien




10-Ormandaki Yaratık/ Henry James


26 Haziran 2015 Cuma

TOP 10: Dario Argento





1- Inferno/1980



2-Deep Red/1975



3-Suspiria /1977



4-The Cat o' Nine Tails/1971



5-The Mother of Tears/2007



6-The Bird with the Crystal Plumage



7-Sleepless/2001



8-Phenomena/1985




9-Four Flies on Grey Velvet/1971



10-The Stendhal Syndrome/1996

















En Karanlık Poe

                              Her kim kadehin dibini görürse...... onun şerefine!
                                                                                                          -Edgar Allan Poe
    

         Poe

Poe, deyince akan sular durur. En azında benim için. Poe’nun yazdıkları, yazdıklarından uyarlanan filmler, onun üzerine yazılan; kurmaca eserler, araştırmalar, eserleri üzerine incelemeler vb. benim için  Poe ilham kaynağıdır. Bir aşktır. Dünyanın bir çok kişisinde olduğu gibi.
Tamamına yakın gereksiz şişirilmiş akademisyenin hiçbir zaman tam anlamıyla Poe’ya  hakkettiği yeri vermemişlerdir. Zaten Poe’nun onlara ihtiyacı yoktur. O yazdıklarıyla onların hepsini yenilgiye uğratmıştır. Evet yazdığı kısa hikayelerle bugün bir çok türün ilk örneklerini vermiş ve bu türlerin nerdeyse kalıplarını yaratmıştır. Poe’yu genel olarak bir kalıba koyamayız. Daha açık söylemek gerekirse bir türe koyamayız. Ancak tek tek öyküleri ele alındığında bugün bir çok edebiyat türünün ilk örneklerini vermiştir.

Hans Pfaall Diye Birinin Benzeri Görülmemiş Serüveni, Morgue Sokağı Cinayetleri , Usher Evinin Çöküşü, Kızıl Ölümün Maskesi, Kara Kedi vb. öyküleriyle bilim-kurgu, polisiye  gerilim ve özellikle korku türün alt türleri olan gotik, gerilim, gizem , vahşet vb. türlerinin doğmasına yada gelişmesine öncülük etmiştir. Kendisinden sonra gelen bir çok yazarda ondan etkilemiştir.


                                           En Karanlık Kuş

Şimdi asıl konumuza gelelim. Bir süre önce okuduğum bir kitabı size tanıtmak istiyorum.  Kitabın adı ‘’ En Karanlık Kuş ’’. Sizin de tahmin ettiği gibi kitap Poe üzerine.  Onun  hayatından ve o dönemdeki olaylarından esinlenmiştir. Ana hikayeyi o dönemde işlenmiş Marie Roget cinayeti yer kaplıyor. Ayrıca Poe’nun Marie Roget’nin Sırrı diye bir öyküsüde var. Yazar ( Joel Rose ) dönemin olaylarını, Poe’nun çalkantılı yaşamını yer yer gerçek yer yerde kurmaca  ile kimi zaman belgesel kimi zamanda polisiye bir tatla anlatıyor.  Beni en çok bu kurgu ve gerçeklik ilişkisi kitaba bağladı.

Uzun tasvirleriyle tam bir belgesel tadında. Belki bu özelliği ile kitabın ana konusu olan Marie Roget cinayetinden çoğu zaman uzaklaşıyor. Kitap bu kısımlarından polisiye özelliğinden çıkıp belgeselci özelliği devreye giriyor. Buda okuyucuyu kitaptan uzaklaştırıyor ( kanımca ). Nede olsa kitap alan okuyucu tarihi polisiye diye almış bu gereksiz ( sıkılan okuyucu için ) tasvirler haliyle okuyucuyu sıkacaktır. benim için bu belgeselvari tasvirler adeta kitaba bağlanmama sebep oldu. Tabi bunda yazının başında bahsettiğim Poe faktörüdür.


Kitaba ilginin göstermenin en büyük nedenini kitabın kapağına ve polisiye olarak öne çıkarmasına bağlıyorum. Kapak neredeyse berbat. Ve kitap polisiye bunu öne çıkarmak okuyucuda klasik bir polisiye beklemesini uyandırıyor. Ama okuduklarında bir türlü sonuçlanmayan cinayeti sanki uzatılmış bir kitap izlenimi veriyor. Kitap ilerledikçe belgesel yönü ağır basıyor. ( burada bahsettiğim belgeselcilik içinde yarı bir kurmaca ile iç içedir. Kitabın sonunda zaten yazar neyin kurmaca neyin gerçek malzeme olduğunu kaynakçasıyla veriyor. ) Ama biz Poe aşıkları için tam bir hazine hem de kurmacayla gerçekliğin oluşturduğu bir hazine. Poe’yu sevenlerin kaçırmayacağı bir kitap. 

23 Haziran 2015 Salı

TOP 10 : Stephen King



           1-     The Shining/ Cinnet - 1980 – Stanley Kubrick



       2-     Misery/ Ölüm Kitabı – 1990 – Rob Reiner



          3-     Creepshow/Korku Şovu -  1982 – George Romero



          4-     The Shawsshank Redemption/Esaretin Bedeli – 1994 – Frank Darabont



          5-     Carrie/Günah Tohumu – 1976 – Brian De Palma




          6-     Kingdom Hospital/ -2004 - Craig R. Baxley




          7-     Apt Pupil/ 1998 – Bryan Singer


          8-     Salem’s Lot/ - 1979 – Tobe Hooper


          9-     The Longoliers/ -1995 - Tom Holland



           10-The Mist/ Sis 2007 - Frank Darabont

12 Haziran 2015 Cuma

NIHGTBREED: UCUBELER KARNAVALI


            Clive Barker, İngiliz korku yazarıdır. Ayrıca yönetmen, ressam ve tiyatro ve  televizyon yapımcısı. Birçok kısa hikâyesi filme uyarlandı. Günümüz popüler korku yazarlarından Stephen King’den sonra en bilinen isimdir. Clive Barker, genelde fantezi korku türünde yazıyor.
Nihgtbreed:
            Clive Barker, 1990 yılında Cabal adlı romanından uyarladı. Filmin ana iskeletini oluşturan: ölümsüz aşk, kadim dini öğeler ve ucubelerdir. Film çok karakterli, bunlar çoğunu ucubeler oluşturuyor. Haliyle ucubeler olunca film bana Tod Browining tarafından yönetilen 1932 yapımı Freaks’i hatırlatıyor. Bir tek farkla Barker’ın ucubeleri fantastik varlıklardır. Browining’in ise toplum içinden olan ucubelerdir.

Filmin en güzel bölümlerini Midian denilen yerde geçiyor.  Midian, aslında Ortadoğu’da olduğu düşünülen ve Tevrat ve Kur’an’da adı geçen bir bölge ve halk. Clive Barker, bunu alarak antik bir mezarlık olarak sunuyor. Ucubeler bu mezarlıkta yaşıyorlar dış dünyadan saklanıyorlar ve birisi tarafından öldürmediği sürece ölümsüzler. Hepsinin ayrı ayrı zaafları var. Kimisi güneş ışığına, kimisi ateşe vb.
            Filmimizin kötü adamı dış dünyadan: Dr. Philip K. Decker. Bu isim açıkça ünlü bilim kurgu yazarı Philip K. Dick’e atıfla konmuştur. Dr. Philip K. Decker’i canlandıran  ünlü Kanadalı yönetmen David Cronenberg’dir. David Cronenberg’i neden filmde oynandığı açık: Kendiside korku filmlerin alt türlerinden ‘’ Body Horror ‘’ dediğimiz filmler yönettiği ve bu türe saplantılı şekilde zaafı olduğu için. İlginç diğer bir not: Batman Begins’teki Dr. Jonathan Crane / Scarecrow karakterinin kullandığı maske Dr. Philip K. Decker’in kullandığı maskeyi çok andırıyor.

Film aslında özellikle hikâyede birçok boşluk var. Bununun en büyük sebebi Nightbreed’in, stüdyosu 20th Century Fox tarafından gazaba uğramasıdır. 20th Century Fox, filmi bir hayli makaslanmıştır. Clive Barker’ın orijinal kurgusunun süresinin 159 dakika olan kurgusunu 51 dakika makaslayarak 108 dakikaya düşürmüşlerdir. Bundan dolaylıda haliyle filmin hikâyesinden boşluklar olacaktır. Göze batan diğer eksiklikse  diyaloglardır. Çok basit diyaloglar kullanıyor. Barker, diyaloglarda nedense yazar yönünü kullanamamıştır.

 Oyunculukların yer yer aksamasına karşın genel olarak oyunculuklar iyi. Müzikler iyi. Ve filmi özellikle ayakta tutan atmosferi çok iyi yaratılmıştır. Atmosferi yansıtmasında ressam kimliği çok yardımcı olduğu her sahnede görülebilir. Özellikle Midian’da geçen bölümler. Her şeye rağmen film kendisini sıkmadan izletiyor. Nightbreed, korku ve özellikle ‘’ Body Horror ‘’ sevenlerin zevkle izleyeceği bir film. Ayrıca film 80’lerden 90’lara geçişi yansıtan bir korku film olarak görebiliriz.
Filmde bir anlam yüklemek isteyenler için ise Nightbreed’in ana ve yan hikâyeleriyle birçok toplumsal olaya değinen bir film olarak okuyabilirler. Bunların bir kaçı: Önyargılar, devlet kurumlarının güvenilirliği, hatta genel olarak güven kavramı, din ve linç kültürü üzerine çok şey söylüyor.


Son bir istek olarak Clive Barker’ın tekrar yönetmenliğe dönmesini dilerim.



16 Nisan 2015 Perşembe

FİLM MAKİNESİ: TAKASHİ MİİKE


                Takashi Miike dünyanın en üretken yönetmenlerinden biri. 24 yılda 96 film yapmak çok yönetmene nasip olmaz. Ayrıca çektiği çoğu film kültleşmiştir. Bu üretkenliğini sıradanlıkla karıştırmayın. Her filmiyle hep özgün olmayı başarmıştır.

Miike bir motosiklet yarışçısı olmak isterken sinema bölümüne yazılmış. Ama derslere hemen hemen hiç girmediğini söylüyor. Onun yerine televizyonda asistan olarak çalışmış. 10 yılda sinema bölümünü bitirmiş ve 1991 yılında da video piyasasına girmiş. Miike 4 yıl bu alanda çalıştıktan sonra 1995’te ilk sinema filmini çekti: Shinjuku kuroshakai: Chaina mafia sensô. Video piyasasında öğrendiği pratiklerle düşük bütçeyle ve kısa zamanda çok sayıda film yaptı.
            Miike, ilk olarak ‘yakuza’, yani Japon gangster filmlerinde uzmanlaştı. Kısa sürede diğer film türlerinde de hünerini gösterdi. Aslında Miike hiçbir zaman tek bir türde film yapmamıştır. Yaptığı filmlerin çoğu içinde birkaç tür barındırır. Hem de kolayca bir araya gelmeyecek türleri birleştirmeyi başarmıştır Miike. Türlerin kurallarına bağlı kalmamış, kalıplarla oynamıştır. Buna en iyi örnek The Happiness of the Katakuris’dir. Bu filmde müzikal ve zombi film türlerini birleştirmiştir.

            Miike’nin hiçbir zaman evrenselleşmek gibi bir derdi olmadı. O sadece kendi kafasındaki sinemayı yaptı ve yapıyor. Filmlerinde mesaj ya da anlatım kaygısı yoktur, her şey mümkündür. Hatta kimi zaman bilgisayar oyunu havası, kimi zaman da minimalist bir tavır vardır. Çoğu zaman da Luis Bunuel’i kıskandıracak sürrealist bir hava taşır. Referans olarak manga, anime, Japon mitolojisi, yakuzalar ve Japon kültürünü alır. Miike senaryosuz da çalışma yeteneğine sahip bir yönetmen. Ne türde film yaparsa yapsın Miike filmlerinin ortak özellikleri seks ve şiddettir. Tabi bunu yine kendi bildiği gibi yapar: Kullandığı şiddet bazen hazmetmesi zor, kimi zaman da ‘komik’tir. İzlerken kahkahalara boğulabilirsiniz. Cinsellikte de, şiddette de Miike sınır tanımaz boyuttadır. Eşcinsellik, tecavüz, ensest, nekrofil, fetişik öğelerini bolca kullanır.


Kısaca Miike tüm sıradışılığı ve kişisel sinemasıyla kendini kabul ettirmiş bir kült yönetmen. Yaptığı filmler hangi türden olursa olsun ‘tabu deviren’ filmler olmuş. İzlenmesi kolay olmayan filmler yapmış ve yapmaya devam ediyor. Son olarak Miike’yi henüz izlemeyenlere başlamaları için küçük bir liste, Dead or Alive üçlemesi,  Ichi the Killer, Izô, Audition (Ölüm Provası),Visitor Q  ve Gozu

11 Nisan 2015 Cumartesi

Hollywood mu?*


‘’1940’da Hitler ile Hollywood arasında bir seçim yapmam gerekiyordu. Hollywood azıcık daha ağır bastı. ‘’
    Rene Clair **
            Lumiere Kardeşlerin 28 Aralık 1895 yılında Fransa’da Grand Cafe’nin alt katında yaptıkları halka açık ilk gösterinin ardından 120 yıl geçmiştir. Lumiere Kardeşlerin bir eğlence aracı olarak gördüğü sinematograf, gelişen bilim ve teknikle beraber sinema bir endüstriye ve toplumsal bir kitle iletişim aracına dönüşmüştür. Sinema yirminci yüzyılın ilk yarısında Amerika’da D.W.Griffith, Sovyet Rusya’da V.Pudovkin ve S.M.Eisenstien’ın çalışmalarıyla artık tam anlamıyla bir sanat olmuştur. Artık sinema üzerine düşünülen, yazılıp çizilen tam anlamıyla bir sanat olmuştur.

            Günümüzde sinema deyince büyük çoğumuzun aklına ‘’ Hollywood ‘’ gelir. İzlediğimiz filmlerin dörtte biri Hollywood yapımıdır. Neredeyse hayatımızın her alanına bir şekilde girmiştir. T-shirtlerimizin üzerinde, her akşam televizyonlarımızda, odalarımızın duvarlarında vb. Hollywood artık Amerika‘da değil, her yerdedir. Peki, Hollywood nasıl Hollywood oldu. Hollywood’u Hollywood yapanların tümü göçmendi. Carl Laemmle Alman, William Fox Macar, Samuel Goldwyn Polonya, Lois B. Mayer Rustur. İlk stüdyoları kurarak bugünkü Hollywood’un temellerini atmışlardır. İlk  endüstriye dönüştüğü andan itibaren yani  1920’lerin başından günümüze kadar Hollywood hayatımıza girmiştir. Hiç çıkmayacağa da benziyor.
             Hollywood sineması her şeyden önce bir endüstridir. Onun içinde bir film çekilirken hem yapım öncesi hem yapım sırasında film için her türlü tanıtım yapılıyor. Dağıtım ağı ile dünyanın bir çok yerine gidiyor. Ve hatta filmin gösteriminden sonra son yıllarda ev sinemasının gelişmesiyle DVD Blue-Ray vb. formatlarda film satışa sunuluyor. Hatta oyuncak, t-shirt bilgisayar oyunu vb. yan ürünlerle filmlerden ticari olarak kar sağlamanın yolları çoğalmıştır.  Hatta bazen film gösterimde yapmış olduğu karın daha fazlasını bu yan ürünlerden yapabiliyor. Buna en güzel örnek Star Wars serisidir.
Evet, günümüzde sinema deyince büyük çoğumuzun aklına ‘’ Hollywood ‘’ gelir. Ama Hollywood deyince bir karşıtlıkta var. Ve bu karşıtlık dogmatiktir.  Ne de olsa Amerika filmi. Bizde Amerika karşıtıyız ya. Ama sinemalarımızda gösterimdeki filmlerin yüzde altmışı Hollywood filmidir. Sinemaya giderken seçtiğimiz film ya Hollywood filmi oluyor ya da onun bir özentisi bir film oluyor. Hani karşıydık.
            Hollywood tabi tümden suçsuz değil. Buraya sığmayacak çok olumsuzlukları var. Bir filmi değerlendirirken nerden veya kimin finanse ettiği değil film neyi anlatıyor, kim yönetmiş (sonuçta gerçek sinema yönetmen sinemasıdır ), türü, vb. detaylarla filmi değerlendirin. Ve Hollywood nasıl eleştirirsek eleştirelim, Hollywood kendisini Sunset Bulvarı ( Sunset Boulevard, Billy Wilderi 1950)ile en sert eleştiriyi yine kendisi yapmıştır.

 Asıl sorunumuz Hollywood’un iyi ya da kötü olması değil bilinçli bir izleyici olmamamızdır. Hollywood karşıtlığımız sadece hayatımızın her alanında yapmış olduğumuz göstermelik davranışlarımızdan biri mi? Toplum olarak hep kendi doğrularımızı aramak yerine hep hazır olanı alıyoruz. Hollywood karşıtlığımız bu kendi doğrusunu aramama tembelliğindendir.
           
**Ülkü Tamer, Sinema Dedi ki..., +1 kitap
Yararlandığım Kaynak:

Rekin Teksoy, Rekin Teksoy’un Sinema Tarihi, Oğlak Yayınları


*Bu yazı aylık sanat gazetesi Güncel Sanatta yayınlanmıştır.